DOLAR 32,5438 % -0.04
EURO 34,8618 % -0.11
GRAM ALTIN 2.423,31 % 0,01
ÇEYREK A. 3.962,11 % 0,01
BITCOIN 64.110,01 -3.302
ÜYE PANELİ
SON DAKİKA
hava 18°

GİRİTLİ BAKIŞI

Son Güncelleme :

14 Temmuz 2018 - 10:44

Bir adaya bu kadar güçlü bağlarla tutunmak, öldükten sonra dahi ruhunun daha iyi huzur bulacağına inanarak, adaya gömülme isteğini vasiyet etmek; hangi bağlarla, duygularla izah edilebilinir?

 

Nikos Kazancakis’in doğduğu, serpildiği Girit Adası, bir yazar, ressam, şair için, sıradan insanların yazıya, resme, şiire dökemeyeceği bütün özlemleri bir araya toplayıp, derleme, bütünleme ve yüceltme çabasına hizmet etmekten başka bir şey değil…

 

Yazarın El Greco’ya mektuplar diye ortaya çıkarttığı çalışma-eser, bir ömrün, o ömre sığmış olan binlerce yıllık insan, düşünce, tecrübe ve sanatsallığın yanında, felsefenin de izlerini taşıyor.

 

Yazarın üzerinde durduğu dört isim öne çıkıyor; İsa, Buda, Lenin, Odysseus; aslında buraya dâhil olacak bir isim daha var; Nietzsche… Kişiliğinin değişimini, yukarıya doğru taşıyan isimlerden öte, değişime yardımcı olan büyük ruhlar olarak kabul eder bu sanatçıları…

 

Okumanın en belirleyici tarafı da; sıkı bir tırmanıcı olmanın yanında derinlere dalma zanaatına da yakın olmanızı sağlar. Kim bilir kaç insan bu yoldan geçti de; yüksekliğin üşümesiyle titreyip geri döndü.

 

Derinlere dalanlar ise, vurgun yiyerek, yaşamlarını vakitsiz yitirdiler… Yazarın saydığı dört isme, onlarcasını, yüzlercesini ilave yapabiliriz. Hepsi de iyi tırmanıcı ve dalıcıydılar. Tamamı, niçin yol aldıklarını bilen, bilmek, öğrenmek, tecrübe etmek için, dünya yaşamına ait bir yudumluk yaşamı, bir hiç uğruna değil, edebi dünyanın kalıcı, onur edici yüceliğine sığınarak yaptılar.

 

Girit, bir zamanlar bizlerin; biz Türklerin de adasıydı. Rumlarla iç içe nice yaşamlar; geceleri güne bağlayan şafak vakitleri; günü geceye yaklaştıran tan saatleri; Girit’in Akdeniz ve Ege’ye bakan yüzlerinde, yüzyılların izlerine baka baka yaşandılar…

 

Okumayı, yazmayı ciddiye almayanların evleri, depoları, kilerleri kitapla dolu olsa; değişen çok şey olmaz; değişimin, kavuşumun ve yaratıcılığın insanla buluşması adına. Özümsemenin motorları, elekleri, damıtma aygıtları çalışmıyorsa; tıpkı, bağlarda toplanmayan güz üzümleri gibi; şıraya, şaraba, pekmeze dönüşemez…

 

Köklerin, toprağa, toprağın güneşe, yağmura; bütün bunların da bağcıya muhtaçlığı vardır. Üzümün şarap yolculuğu, zeytinin yolculuğu kadar değerli ve kutsaldır; hepsi medeniyetlere yaşamı kültürleştirme imkânı vermiştir. Yaşamı, yok etmek yerine, yeşertmişlerdir; kandillerin ışığına yağ, ekmeklerin yudumlarına, sofralara katık, şölenlere kalkan kırmızı, beyaz, kızıl içecek…

 

Kazancakis, Girit toprağından, güneşinden, rüzgârından ve öykülerinden; papazların öğretilerinden, şairlerin seslenişlerinden o kadar çok etkilenir ki; kozasında değişime mecbur kalan ipek böceği gibi; kendi tırmanışını başlatır; oburca…

 

Bu tırmanış, gün aydınlığında değil; tam da gün batarken, akşam karanlığı çökerken; kayalıkların en sert, rüzgârların en hızlı olduğu dağlara doğru; kanla çizilecek, ortaya çıkartılacak patikalar oluşturulmaya başlar.

 

Hayatı boyunca onu etkileyen bir tek kelime üzerinde durur; “ Tırmanma!” Hayal ve gerçekle karıştırılmış, edebiyat, tarih, şiir, felsefe iç içe geçmiş düşüncelerin, zorluklarla savaşan değerli ruhların da desteği alınarak…

 

Ve her evrensel sanatçı gibi o da kendi aletlerini toplar; görme, duyma, tat alma, koku alma, dokunma, beyin…

 

Onun tırmanışı aynı zamanda, kaçışıdır da. Yapaylıktan, kurnaz siyasetlerden, baş edemeyeceği vurguna dönüşen ticaretlerden; belki de amansız bir hastalık gibi dünyaya, insana çöreklenen bir sürü hastalıktan…

 

Daha yaşarken, bedeninin ağırlıksızlığını hissettiği bellidir. O yüzden, kendini kanatması, acısızlığa tutunuşuyla dengelenir. Yürüdükçe bıraktığı kırmızı izler, rehbersiz yol alışlar; hepsi, tırmanışın öğretilerle küllenip soğuyacağını, eninde sonunda bu değerli bilgeliğin yanardağı lavları gibi yararlı birer mineral deposunu biliyordu…

 

O yüzden, gittiği her ülkede, şehirde, daima yanında taşıdığı bir avuç Girit toprağı bulunurdu. İstediği, ihtiyaç duyduğu vakit; o toprağa dokunup sıkıyordu. Belki de o kadar yükseklerde, taşlarla birlikte taşlaşmamak; toprağın verimliliği, yumuşaklığı, üretkenliğiyle mayalanma çabalarından başka bir şey değildi yaptığı.

 

Girit’e hiç gitmedim. Gitme sebebim olacak bir nedenim var artık. Seyahat etme isteğimden öte; kanla oluşturulmuş kayalık patikalarda ki izlerin ruhunu selamlama arzum; Kazancakis’in arzusundan daha güçsüz değil. Sadece, gücünü bilip, büzülmüş bir tohum kadar cesur, sabırlı bekliyorum…

 

Kazancakis tırmanışında dört isimden söz eder; İsa, Buda, Lenin, Odysseus, beşinciyi Nietzsche olarak ilave ettim. Fakat altıncıyı, o büyük tırmanışında yarattığı, belki de bulduğu bir isim daha var; Zorba… Zorba; Kazancakis’in kendine armağanı kadar; insanlığa armağanıdır da…

 

Yaşamın anlamı, anlamsızlığı, sadece kaideler üzerine tutunup titizliklerle kavrulup, debelendiğimiz her an; Zorba gibi arkadaşlara nasıl da çok muhtaç olduğumuz ortadadır…

 

Giritli Bakışı; bir parça Rumeli, Egeli, Akdenizli; velhasıl, insanlığın dört bir koldan gelip, kaynaştığı bir güzel eğlencenin de bakışı gibi geliyor bana…